Wacquant’ın Hrant Dink Dersi ve Kent Kuramına Dair Düşündürdükleri

wacquant ilan

17 Ocak Cuma günü Loic Wacquant’ın Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği Hrant Dink Anısına Ders’e (Memorial Lecture) gittik. Konuşmaya dair konuşulacak çok şey var; biz de izlenimimizi ve eleştrilerimizi bu mecrada ifade etmek istedik.

Loic Wacquant’ın konuşması daha çok 2007 yılında yayınlanan ve 2012’de Türkçe’ye Kent Paryaları adıyla çevrilen Urban Outcasts kitabı üzerinden ilerledi ve şu arkı izledi (kitabı okumuş olanlar bu paragrafı atlayabilir): Bir sosyal bilimci kaotik kavramlar kullanmaktan kaçınmalı tam tersine iyi tanımlanmış kavramlar kullanmalıdır[1]. Bu bağlamda önce her türlü anlama gelecek şekilde kullanılan getto kavramını tarihsel gelişimi içerisinden ele alarak netleştirmeliyiz. 16.yy’da Venedik’teki Yahudi ghettoları ve 1960’ların Sivil Haklar Hareketi dönemi öncesindeki Amerika’daki siyah ghettoları bize bu kavramı netleştirmemiz, bir ideal tip üretmemiz için yardımcı olur. Getto toplumsal bir stigmaya maruz grupların yine de içinde bulundukları şehre yapısal olarak entegre olmalarını sağlayan bir uzamsal çözümdür – gettodakiler bir yandan şehrin ekonomisinde kilit rol oynar (Yahudi örneğinde ticaret, Amerikalı siyahlar örneğinde fabrika işçiliği) ve kendi içlerinde bir kültürel kimlik geliştirirken öte yandan toplumun diğer kesimlerinden uzak tutulurlar. Dolayısıyla 1980’lerden itibaren Batı kentlerinde artan suç ve kentsel çöküntü alanları bağlamında getto’ya dair yükselen ahlaki panik hali, sanılanın tam aksine gettonun yaygınlaşmasının değil bir mekansal çözüm olan gettonun çözülüşünün sonucudur. Wacquant’ın tezine göre 1980’lerden sonra Amerika’da getto yıkılmıştır, bunda hem ekonominin dönüşmesi sonucu ekonomideki rollerini kaybetmeleri, hem ghetto’dan orta sınıf siyahların kaçması sonucu ghetto’nun sınıflar-arası özelliğini yitirmesi hem de sembolik/kültürel düzlemde yaşadıkları kayıplar, özellikle haysiyetlerini (dignity), kendilerine güvenlerini kaybetmeleri, etkili olmuştur. Bu nedenle siyahlar artık getto’da değil hipergetto’da, yani hem yapısal hem de toplumsal entegrasyondan mahrum olarak yaşamaktadırlar[2]. Ayırıca Wacquant’ın karşılaştırmalı çalışması Fransız banliyölerinin Amerikan getto’larına benzediği argümanını da çürütmekte. Kitapta bunu elbette daha farklı boyutlar üzerinden de anlatıyor ama konuşmasında daha çok Fransız banliyölerinde daha fazla etnik heterojenlik ve daha fazla mobilite olduğunun altını çizdi. Bu nedenle Fransız banliyölerinde ırkın Amerika’daki kadar belirleyici olmadığını, daha belirleyici olan eksenin sınıf olduğunu söyledi[3] ve tüm bunların sonucunda Fransız banliyösüne ghetto diyemeyeceğimiz gibi ancak anti-ghetto diyebileceğimiz savını yineledi. Son olarak devlet politikalarının önemine değindi: Wacquant’a göre ghetto’larda devletin yokluğunda meydana gelen paralel kurumların oluşumunu görürüz oysa ki hipergetto’da bu kurumlar da dağılır, anti-getto’da ise devletin penetrasyonu, müdahalesi vardır.

(Zamanınız var ve Wacquant’ı sizin kısa özetimizden değil de kendi sesinden dinlemek isteriz diyorsanız konuşmanın kaydı burada)

Tabii bizim için burada önemli olan Wacquant’ın kitabının değerlendirilmesi değil, daha çok, konuşması üzerinden kent kuramına yaptığı katkıyı, kent kuramı açısından durduğu yeri sorgulamak istiyoruz. Ancak buna girmeden belirtilmesi gereken, konuşma çıkışında da birçok dinleyicinin arasında konuştuğu, iki ayrnokta var:

Dink Dersin Neresinde?
Wacquant konuşmasını Hrant Dink'in anısı ile ilişkilendirmek için biraz daha gayret edemez miydi acaba?

Wacquant konuşmasını Hrant Dink’in anısı ile ilişkilendirmek için biraz daha gayret edemez miydi acaba?

Wacquant’ın konuşmasında Hrant Dink’e, onun kim olduğuna, ne ifade ettiğine dair tek bir değinme yoktu. Daha önceki Hrant Dink anma konuşmalarına gitme şansımız olmadığı için bu noktayı karşılaştırmalı savunamayız ama bir anma konuşmasında kendi çalışmalarını anılan şahsa bağlamak için en ufak çaba göstermemeyi biz saygısızlık, en azından özensizlik, olarak görüyoruz. Gerçi Rakel Dink her zamanki zarafetiyle Wacquant’a teşekkür etti, konuşmadan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Ancak konuşma sonrası dinleyicilerin bir çoğunun kafasında devletin öldürülmesine ortak olduğu Hrant Dink anısına gerçekleştirilen bir konuşmaya mı geldim yoksa yanlışlıkla bir lisans seviyesi kent sosyolojisi sınıfına mı düştüm diye soru işareti oluşmuş olabilir. Bu noktada Wacquant’ın çalışma alanlarının insan ve azınlık hakları, düşünce özgürlüğü, milliyetçilik gibi Hrant Dink’in anısı ile doğrudan ilişkili alanlar olmadığı tarzında bir savunmanın da geçerli olamayacağını düşünüyoruz. Böylesi bir anmanın konuşmacısı birçok farklı alandan seçilebileceği gibi Wacquant’ın sunduğu dersin konusunun da birçok açıdan Hrant Dink’in anısına bağlanabileceğini düşünüyoruz. Hatta bir süre “Wacquant, getto tartışmasını Trabzon Pelitli’ye bağlayacak herhalde” diye umut bile ettik. Tabii bu noktada bütün yükü Wacquant’a yüklememek ve “belki de organizasyon komitesi Wacquant’ı daha iyi bilgilendirebilirdi”  demek de mümkün.

Wacquant’ın Gezisi

Wacquant’ın salonda açıkça memnuniyetsizlik yaratan en önemli tespiti ise Gezi Direnişi hakkında söyledikleri oldu. Wacquant, Gezi Direnişi’nin kültürel sermayesini savunmaya çalışan kültürel burjuvazinin işi olduğunu söyledi ve daha da ötesi Gezi Parkı’nı Paris’e gittiğinde yaşadığı, eğitimli üst-orta sınıf sakinleri olan mahalledeki köpeğini gezdirdiği Luxemburg Bahçeleri’ne benzetti. Ona göre Gezi kültürel ve siyasi sermayeden mahrum geniş kitlelerin değil kültürel sermayeye sahip ancak siyasi sermayeden uzak olan üst-orta sınıfların itirazıydı. Wacquant net olarak söylememekle birlikte Gezi Direnişi’nin kendi bahsettiği kentsel ileri marjinallik durumuna düşmüş geniş kitleleri dışladığını (hem hareketten hem parktan) ima etti. Gezi Parkı’na çıkanların tıpkı kendisinin de Luxemburg Bahçeleri’ne dokunulduğunda göstereceği gibi bir tepki gösterdiğini iddia etti. Burada şaşırtıcı olan tespitlerin sorunluluğundan ziyade (insanlar hata yapabilirler) Wacquant’ın belli ki hakkında belli ki pek okumadığı, pek takip etmediği bir konuda bu kadar rahat, bu kadar özgüvenle, yargıya varma hakkını kendinde bulması. Bu da hem parka hem sokaklara can alan polis şiddetine rağmen çıkmış onbinlerce insana ve onların indirgenemez kentsel tahayyüllerine karşı bir saygısızlık (zaten Wacquant direniş sırasında öldürülen ve yaralananların profillerine bakabilseydi direnişin sınıfsal çeşitliliği hakkında bir fikir sahibi olabilirdi).

Wacquant'ın Gezi ile karşılaştırdığı Paris'in Lüksembourg Bahçeleri

Wacquant’ın Gezi ile karşılaştırdığı Paris’in Lüksemburg Bahçeleri

Wacquant’ın bu tespitini 2011’den beri dünyanın dört bir yanında benzer dinamiklerle farklı biçimlerde devam eden kalkışmalara dair ‘işte beklediğimiz devrim geldi!’ kolaycılığını dengelemek için yapıyor olduğu iddia edilebilir. Öyle olsa bile, Wacquant bunu yaparken eleştirdikleri ile ironik bir şekilde aynı hataya düşüyor; olguların içinden kavramsallaştırma yapmak yerine hazır kavramlarla olgulara yaklaşıp içinde sırf ‘orta sınıf’ öğeler var diye kalkışmaların yeniliği ve çokluğu ile yüzleşmeyi reddediyor. Getto kavramının özensizce kullanımına –haklı olarak- şiddetle itiraz eden birinin orta sınıf kavramına aynı özeni göstermemesi doğal olarak dikkat çekici. Gezi ertesinde de yapıldığı gibi, bu müphem kavramın sınırlarının nasıl çizildiğini, Amerikan sosyolojisinin belli bir döneminde, belli saiklerle ortaya çıktığı göz önüne alındığında günümüzde hala (hatta ilk ortaya atıldığı dönemde bile) geçerliliğini koruyup korumadığını, hem dünyada hem Türkiye’de de son otuz yılda içeriğinin nasıl değiştiğini tartışmaktan kaçınmamalıyız. Eğer Wacquant’ın –kendi terminolojisiyle– orta sınıflarla kentsel ileri marjinallik durumundaki sermayesizler arasında bir ittifak kurulması ufku var ise bu ufka giden analizi verili kategorilerin sahaya giydirilmesinden ziyade sahanın kategorileri nasıl birbiri ile ilişkiye sokabildiği üzerinden yapmakta fayda var. Buna bir örnek güvencesizlik (precarity) kavramı olabilir. Wacquant konuşmasında güvencesizler (precariat) kavramına değindi ama onu sadece sermayesizleri tanımlamak için kullandı. Ancak yine Gezi sırasında sıkça gündeme gelen konulardan biri yeni ekonominin koşulları altında güvencesizliğin –klasik anlamıyla- hem mavi hem beyaz yakalıların paylaştığı bir varoluş durumu olduğu ve aralarında oluşabilecek bir köprü görevi görebileceğiydi. Bu bağlamda Gezi’nin sadace orta sınıf bir kalkışma olarak değerlendirilmesi bunun gibi birçok bağlantı noktasının üzerinin kapatılması anlamına geliyor.

– Wacquant’ın Gezi okumasına dair twitter’da başlayan tartışmayı Emrah Göker şöyle ele aldı. Tartışma verimli bir şekilde Göker’ın kişisel facebook sayfasında devam ediyor. –

Marjinallerin Failliği ve Kent Kuramını Taşralaştırabilmek

Bunlar her ne kadar ciddi sorunlar olsa da, Wacquant yukarıda kabaca özetlediğimiz bu iki nokta üzerinden ancak bir yere kadar eleştirilebilir. En nihayetinde bunlar –tabiri caizse- onun deplasmanda oluşundan kaynaklanan sorunlar. Burada olmak ile alakalı sorunları hoşgörebilir, buraya dair yaptığı tespitleri tartışma ekseni teklifleri olarak görebiliriz. Ancak biz Wacquant’ın konuşmasının kendi sahasında –yani kent çalışmaları açısından da- ciddi bir eleştiriyi hakettiğini düşünüyoruz. Wacquant konuşmasının başında, konuşmasına iki çerçeve çizdi. Birincisi kent kuramının tarihçesine dairdi: Alman Okulu adı altında Max Weber’den başlayıp Georg Simmel’e gelen, oradan Chicago Okulu’na ulaşan ve sonra da 1970’lerde David Harvey’in başını çektiği Marksist kent kuramcılığına uzanan bir tarih sundu. Pierre Bourdieu ve kendisinin materyal ve sembolik olanı birarada düşünerek dördüncü çeşit bir kente bakış ürettiklerini söyledi (bu bi arada düşünmeyi sayılan isimlere nazaran daha sistematik yaptıklarını düşünüyor sanırız). Bu tarih anlatısının ilginç tarafı Harvey’nin adını geçirmesine rağmen, son dönem kent çalışmalarında ‘kent hakkı’ ve ‘kentsel devrim’ gibi kavramlarıyla en önemli referans noktalarından biri sayılan Henri Lefebvre’yi yok sayması. Bu noktaya bütün babalarımızı (!) bilmeli ve saymalıyız gibi akademik bir takıntıdan dolayı değil, tam aksine Wacquant’ın siyaseti hakkında ipucu verdiğini düşündüğümüz için dikkat çekiyoruz. Çünkü Wacquant’ın bu tarih anlatısından sonra konuşmasına çizdiği ikinci çerçeve şu soruydu: Why is there not enough revolt? (neden daha fazla ayaklanma/isyan yok?) 2011 küresel ayaklanma yılından beri Madrid’de, Kahire’de, New York’ta, Atina’da, İstanbul’da, Rio’da sokaklara dökülen milyonların ertesinde garipsenecek bir soru. Wacquant bu noktada iddiasını pekiştirmek için ayaklanmalardan sonra herşeyin normale, yani eski haline, döndüğü şikayetlerini dillendirdi – ki bu aslında neden ayaklanmalar olmuyordan daha isabetli bir tartışma ekseni. Wacquant’ın kitabı Urban Outcasts bu ayaklanmalardan önce, 2007’de basılmıştı ve kitaba kaynaklık eden saha çalışmaları ise bundan da önce 1990’larda yapılmıştı, evet. Ancak kitabın –belli açılardan belki hala geçerli sayılabilecek- argümanları aradan geçen yıllar içinde olan biteni görmezden gelerek ya da daha kötüsü küçümseyerek savunulabilir mi? Bu, nasıl bir siyaset tahayyülüne çıkar? Siyasal değişim, dönüşüm imkanlarına dair nasıl bir pozisyon verir? Sosyal bilimci aynı zamanda kamusal bir entelektüel olsun olmasın, onun bu imkanlarla nasıl bir ilişki içinde olmasını teşvik eder?

Bu arkaplan dahilinde Wacquant’ın hem direnişten (resistance) hem de faillikten (agency) ne anladığını biraz daha irdelemek gerekiyor – ki bizce bu Wacquant’ın sunumunun en yazı ve tartışmaya en açık noktası. Getto’nun çöküşünü anlamak için sadece ekonomik değil aynı zamanda sembolik/kültürel boyutların da anlaşılması gerektiğinin üstüne basan Wacquant hipergetto’da ya da anti-getto’da kültürel fragmentasyonun bireylerin ya da grupların direnme gücünü azaltan yanlarını görüyor ve gösteriyor. Peki böyle bir fragmentasyon ortamında kendini ifade etme, hak iddia etme, direnme gücü kazanma, dayanışma oluşturma biçimleri söz konusu olamaz mı? Wacquant, haklı olarak, post-Fordist dönemde emeğin değersizleştiğini ya da toptan işe yaramaz hale geldiğini, düzenli maaş, hayat boyu iş güvencesi, sendikalı iş gibi eskiden onur duyulan şeylerin yok olduğunu ve bunun bir haysiyet (dignity) kaybına neden olduğunu hatırlatıyor. Peki insanların haysiyeti farklı yollardan yeniden üretme kapasitesini niye görmüyor ve gösteremiyor? Acaba Wacquant haysiyeti tekrar yakalamanın tek yolunun Fordist ekonomiye geri dönüş olduğunu mu düşünüyor? Bizim açımızdan bu gör(e)meme ve göster(e)meme durumunun vahim bir sonucu var: hipergetto’nun da anti-getto’nun da marjinalliğin homojen bir şekilde yaşandığı alanlara dönüşmesi ve ne gündelik küçük direnişlerin ne de daha organize hegemonya-karşıtı oluşumların Wacquant’ın kentinde kendilerine anlamlı bir yer bulamamaları.

Wacquant’ın derdi daha adil bir kentin ancak ve ancak politik sermayeden ortaklaşa yoksun ama ekonomik ve kültürel sermaye skalalarının farklı noktalarında konumlanmış grupların ortaklaşması ile kurulabileceği ise buna elbette katılıyoruz. Ama Wacquant’ın kent kuramı -en azından Boğaziçi’nde gerçekleştirdiği sunum itibariyle- sermayesizlerin failliğini, toplumsal eylem ve hareketlerdeki beklenmedik kırılma ve bükülmeleri takip etmekte uzak kaldığı için bu derde nasıl bir derman olacak pek belli değil. Öyleki Wacquant hem Gezi’nin sadece bir orta sınıf hareketi olduğu tespitini yapıyor, hem de konuşmasını sonunda sermayesizlerin, yani yeni kent paryalarının, adalet adına yapılan ayaklanmalara çekilmesi görevini dinleyicilere, dolayısıyla orta sınıflara, yükleyebiliyor.

'kent kuramını taşralaştırmak' diye özetlenebilecek araştırma gündeminin önde gelen kalemleri AbdouMaliq Simone, Ananya Roy, Jennifer Robinson ve Edgar Pieterse

‘kent kuramını taşralaştırmak’ diye özetlenebilecek araştırma gündeminin önde gelen kalemleri: AbdouMaliq Simone, Ananya Roy, Jennifer Robinson ve Edgar Pieterse

Wacquant ayrıntılandırmamakla beraber ‘varoş’ların da hipergetto/anti-getto analitik çerçevesine oturtulabileceğini iddia etti. Bu biraz da Wacquant’ın Chicago ve Paris’te gözlemlediği ileri marjinallik temelli yeni kent kurgusunun tüm dünyada görüldüğüne/görüleceğine olan inancından kaynaklanıyor. Bu kavramsal çerçeve homojen bir marjinallik alanı tanımladığı ölçüde, hem küçüklü büyüklü her tür direnişin hem de iktidar odaklarının hamlelerine karşı onlarla çeşitli işbirlikleri ve pazarlıkların, girift rıza süreçlerinin yaşandığı ‘varoş’ların bu çerçeveye sığmayacağını düşünüyoruz. Burada ‘varoş’ hem kuramsal bir homojen marjinalliğe sahadan yalanlayıcı bir cevap veriyor hem de kavramların bir bağlamdan bir bağlama taşınabilirliğinin sınırlarına da işaret ediyor. Wacquant’ın haberi olmamasına imkan yok; kent kuramında son on yılda en hararetle tartışılan şey küresel Kuzey şehirlerine bakarak çıkarılan kent tipografilerinin küresel Güney şehirlerini anlamak için yeterli olup olmadığı, kent çalışmalarının bu merkezci tavrının kırılıp çok-merkezli bir hale getirilip getirilemeyeceği meselesi. Dipesh Chakrabarty’nin Türkçe’ye kazandırılan Avrupa’yı Taşralaştırmak çalışmasından ilham alan bu yeni kent literatürü sadece dünya taşrasının şehirlerini konu almayı değil, kent kuramını bir bütün olarak taşralaştırmayı hedefliyor. Ve bu taşralaşmadan enformel ekonomi, gecekondu, şehir siyasetine katılım gibi olguların halihazırda verili şemaların dışında anlamlandırılmasını sağlayan yeni bir kent kuramının doğup doğamayacağına yoğunlaşıyor. Bu minvalde ‘varoş’u hipergetto/anti-getto çerçevesinin yerel şubesi yapmadan iki kere düşünmeli – evet neoliberalizmin emek ve kent üzerindeki etkileri küresel düzeyde kentsel marjinalliği derinleştiriyor ama derinleşen başka birşey de bununla başa çıkma yöntemleri. Belki de bunun en iyi göstergesi bugün Türkiye’de kente dair konuştuğumuz şeyin varoşlar üzerine bir ahlaki panik (moral panic) ya da kentsel entegrasyon sorunundan ziyade kentsel dönüşüme karşı mahallelerin verdikleri mücadele olması.


[1] Wacquant kitapta bunu folk concepts (halk kavramları) vs. analytical concepts (analitik kavramlar) ayrımı üzerinden inceliyor.
[2] Wacquant’ın bu durumu tüm Amerikan şehirlerine mal etmesi yani çalışmasını yaptığı Chicago’yu paradigmatik Amerikan şehri olarak alması, Latino nüfusu ve onların Amerikan şehirleri üzerindeki etkilerini görmezden gelmesi Amerikalı birçok akademisyen tarafından eleştirilmiştir, örneğin LA post-Fordist ekonominin şehre yansıması açısından daha paradigmatiktir denilerek, özellikle ilk halka suburb’lerde artık şehirlerden daha fazla yoksulluk var, yoksulluk dağılıyor, yayılıyor denilerek vs. Örneğin bkz: Agnew, J.A. (2010). Slums, ghettos and urban marginality, Urban Geography, 31(2): 144-147.

[3] Bu noktaya da Fransız şehirlerini çalışanlar tarafından daha önce itiraz edilmişti. Örneğin bkz: Tissot, S. (2008). The role of race and class in urban marginality, CITY, 11(3): 364-369